Melâmeti Yeniden Düşünmek: Erken Dönem Melâmet Anlayışı Üzerine Bir Değerlendirme
ŞIRNAK ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ, cilt.0, sa.39, ss.163-187, 2026 (ESCI, TRDizin)
- Yayın Türü: Makale / Tam Makale
- Cilt numarası: 0 Sayı: 39
- Basım Tarihi: 2026
- Doi Numarası: 10.35415/sirnakifd.1854935
- Dergi Adı: ŞIRNAK ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ
- Derginin Tarandığı İndeksler: Emerging Sources Citation Index (ESCI), Arab World Research Source, Directory of Open Access Journals, TR DİZİN (ULAKBİM), Academic Search Ultimate (EBSCO)
- Sayfa Sayıları: ss.163-187
- Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu
- Bursa Uludağ Üniversitesi Adresli: Evet
Özet
Tasavvuf tarihi araştırmalarında erken dönem melâmet anlayışı genellikle kurucuları, müntesipleri ve temel ilkeleriyle sınırlandırılmış bağımsız bir ekol olarak sunulagelmiştir. Bu yaklaşım, melâmetin sûfîliğe bir tepki olarak doğduğu ve ikisinin birbirinden ayrı yapılar olduğu kabulünü de beraberinde getirmektedir. Ancak melâmetin müstakil bir ekol olup olmadığı ve sûfîlikle arasına kesin sınırlar çizilip çizilemeyeceği meselesi tartışmaya muhtaçtır. Zira Nişabur’daki tasavvufî çevre yakından incelendiğinde sûfîlikten bağımsız veya ona bütünüyle muhalif bir melâmet mektebinin varlığından söz etmenin güç olduğu anlaşılmaktadır. Bu doğrultuda çalışma melâmetin doğuşu hakkındaki tartışmalardan başlayarak erken dönem melâmet düşüncesinin mahiyetini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışmanın tespit ettiği hususlardan ilki Hamdûn el-Kassâr (ö. 271/884) ve onun sınırlı çevresiyle temsil edilen yaklaşımın “mutlak melâmet” kavramıyla tanımlanabileceği ve bu ekolün esasen müstakil bir mâhiyet arz etmediğidir. Bu meselenin çözümünde erken dönem melâmet düşüncesi Bağdat’ta teşekkül eden tasavvuf anlayışıyla mukayese edilmiş; iki oluşumun da tasavvufun Kur’an ve sünnetle sınırlı çerçevesinde ittifak ettiği görülmüştür. Bununla birlikte Bağdat sûfîliği tasavvufun kitâbî ve nazarî yönünü oluştururken melâmet, tasavvufî yaşantıyı ve ihlas idealinin tahakkukunu öncelemiştir. Bu minvalde Nişabur’da melâmet düşüncesinin sûfîliğin iç bütünlüğünü sağlamaya matuf bir üst çerçeve olarak tesis edildiği, çalışmanın öne sürdüğü temel iddialar arasındadır. Makaledeki başlıklar sırasıyla melâmetin mahiyetini, mutlak melâmet tanımını, Nişabur ve Bağdat tasavvufunun etkileşimini ve Ebû Abdurrahman es-Sülemî’nin (ö. 412/1021) bu süreçteki belirleyici rolünü ele almaktadır.
In studies on the history of Sufism, early malāmah is often presented as an independent school defined by its founders, adherents, and basic principles. This perspective has reinforced the assumption that malāmah emerged as a reaction to Sufism and constituted a separate formation. However, whether malāmah can truly be regarded as an autonomous school, and whether rigid boundaries can be drawn between it and Sufism, remain open to debate. A closer examination of the Sufi milieu in Nishapur reveals the difficulty of positing a malāmah tradition that was independent of or wholly opposed to Sufism. Against this backdrop, the present study aims to clarify the nature of early malāmah thought, beginning with debates surrounding its emergence. One of its central findings is that the approach represented by Hamdun al-Qassar (d. 271/884) and his limited circle can be defined by the concept of 'absolute malāmah,' and that this school essentially lacked an independent character. To address this issue, early malāmah thought is compared with the Sufi tradition that developed in Baghdad, revealing that both shared a commitment to grounding Sufism in the Qurʾān and the Sunna. While Baghdad Sufism emphasized the textual and theoretical dimensions of Sufism, malāmah prioritized lived spiritual practice and the realization of sincerity (ikhlāṣ). Accordingly, the study argues that malāmah in Nishapur functioned as an overarching framework aimed at preserving the internal coherence of Sufism. The article examines the nature of malāmah, the concept of absolute malāmah, the interaction between the Nishapur and Baghdad Sufi traditions, and the formative role of Abū ʿAbd al-Raḥmān al-Sulamī (d. 412/1021).