Müteahhir Dönem Kelâmında Müessire İhtiyacın İlleti Problemi


Arş. Gör. VEYSEL CUŞKUN

Tez Türü: Yüksek Lisans

Tezin Yürütüldüğü Kurum: İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi/Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri, Türkiye

Tez Danışmanı: Prof. Dr. İlyas Çelebi

Tezin Onay Tarihi: 2025

Tezin Dili: Türkçe

Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu

Özet:

Kelâm düşüncesinde hudûs ve imkân teorilerinin benimsenmesi, altyapısında birçok tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Müessire ihtiyacın illeti ve buna bağlı olarak devamlılık hâlindeki eserin müessire muhtaçlığı tartışması da bunlardan biridir. Kādî Abdülcebbâr (ö. 415/1025) tarafından sistematik hâle getirildiğini düşündüğümüz bu tartışma ilk kez kelâmcılar arasında ortaya çıkmış, sonrasında İbn Sînâ’nın (ö. 428/1037) genelde kelâmcılara özelde ise Mu‘tezilî kelâmcılara -dolayısıyla da Kādî Abdülcebbâr’a- yönelik eleştirileriyle birlikte Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1210) eliyle müteahhir döneme taşınmış, akabinde hemen hemen tüm eserlerin hudûs ve imkân başlıkları altında tartışılır hâle gelmiştir. Kaynaklarda müessire ihtiyacın illeti problemine genelde dört cevabın verildiği aktarılmıştır; (i) yalnızca imkân, (ii) yalnızca hudûs, (iii) imkânla birlikte hudûs ve (iv) hudûs şartıyla imkân. İhtiyacın illetine yalnızca imkân cevabını verenleri filozoflar ile müteahhir kelâmcıların çoğunluğu, yalnızca hudûs cevabını verenleri ise Kādî Abdülcebbâr özelinde ma‘dûmun şey’iyyetini benimseyen Mu‘tezilî ulemânın çoğunluğu oluşturmuştur. Zira bilindiği üzere Allah’ın kudretine konu olacak nesnelerin kendinde ayrışmış olması gerektiğini ve kendinde ayrışan mümkünlerin ontolojik bir mahiyete sahip olmaları üzerinden ma‘dûmun şey’iyyeti görüşünü benimseyen Mu‘tezilî ulemâya göre, yokluk hâlindeki zâtların sübût hâlinde birtakım sıfatlara sahip olması mümkündür. İmkân ise şey kategorisinde bulunan ma‘dûmun bir özelliği olup yaratıcıdan bağımsız olarak mümküne yüklenmektedir. Mu‘tezile açısından imkân niteliğini hâiz olan mümkünün herhangi bir yaratma olmaksızın sübût hâlinde bulunabilmesi, dolayısıyla dışta sâbit olmak için herhangi bir müessire ihtiyaç duymaması, müessire ihtiyacın illetinin imkân olmasını geçersiz kılmıştır. Kaynaklarda açıkça zikredilmese de İbnü’t-Tilimsânî (ö. 658/1260) ve Alâeddin el-Arabî (ö. 901/1496) gibi düşünürlerin sarâhaten, Bâkıllânî (ö. 403/1013) ve Cüveynî gibi (ö. 478/1085) düşünürlerin ise konu hakkındaki yorumlarından hareketle son iki görüşün temsilcisi olabileceği ortaya konulmuştur.

Varlık-mâhiyet ayrımını benimseyen filozoflara göre imkân, mâhiyet olması bakımından mâhiyetin ayrılmaz bir gereği olup müessire muhtaçlığın illetini oluşturur. İllet-ma‘lûl birlikteliğini de zorunlu gören filozoflara göre müessir, mümkün varlığın yalnızca varlığa çıkışında değil varlıkta devamlılığı üzerinde de etkilidir. Dolayısıyla mümkün için şartların tamamlanması, ma‘lûlün illetten geri kalamayacağı prensibine göre mümkünün zorunlu bir şekilde var olmasını gerektirir. Filozoflar tarafından ihtiyacın illetinin imkân kılınması, Fahreddin er-Râzî’nin de tespitiyle arka planında âlemin ezelî oluşu ve ezelî olmasına rağmen müessire muhtaçlığının devamlılığını öngören bir teori olarak savunulmasına zemin hazırlamıştır. Hudûs fikri ise Allah-âlem ilişkisinde zorunlu birlikteliği ortadan kaldıran bir teoridir. Bu durum ihtiyacın illetini hudûs kılan kelâmcıları, İbn Sînâ’nın, “onlar, Allah yok olsa bile bu durum âlemin varlığına zarar vermez diyebilirler” eleştirisiyle karşı karşıya getirmiştir. Ancak arazların her an yaratıldığını, arazın arazla kāim olmasının imkânsızlığını ve cevherin arazdan hâlî kalamayacağını savunan mütekaddim Sünnî kelâmcılar bu eleştirinin kapsamından çıkarılmalıdır. Buna mukabil cevherin fenâsına aklen hiçbir delâletin bulunmadığını ve fail olmaksızın eserin devamlılığının mümkün olduğunu savunan Kādî Abdülcebbâr ve öğrencisi İbn Metteveyh (ö. V./XI. yüzyılın ortaları) gibi Mu‘tezilî düşünürler mezkûr eleştirinin muhatabı konumundadırlar.

İbn Sînâ’nın kelâmcıları eleştirileriyle birlikte ihtiyacın illetini imkân kılması, Fahreddin er-Râzî tarafından büyük oranda kabul edilmiş, onun konu hakkındaki açıklamaları ve argümanları, sonraki dönem kelâmcılarının meseleyi ele alış tarzını derinden etkilemiştir. Böylece müteahhir kelâmcılar hudûsun ne illet ne illetin parçası ne de illetin şartı olup yalnızca muhdesin bir niteliği olabileceğini savunmuşlardır. Zira hudûs, îcâda ihtiyaç duyan varlığa muhtaç bir keyfiyettir. Akabinde söz konusu muhdes varlık, mûcide ihtiyaç duyması bakımından ihtiyaca muhtaçtır. İhtiyaç ise ihtiyacı gerektiren illete muhtaç olduğundan, hudûsun illet olması durumunda kendisinden birkaç mertebe sonra gelmesi gerekir. Râzî tarafından serdedilen bu argüman sonraki âlimler tarafından sıkça tekrar edilmiş, bu durum, hudûsun mukabili olarak varlık ve yokluk taraflarının eşitliği düşünüldüğünde zihinde apaçık bir şekilde ihtiyacı gerektiren imkânın, nefsü’l-emr bakımından ihtiyacın illeti kılınmasıyla neticelenmiştir. Bununla birlikte filozofların aksine imkânı ademî i‘tibârî nitelikte görmeleri, filozofların benimsediği; âlemin ezelîliği, mûcib bi’z-zât anlayışı ve zorunlu nedensellik fikirlerinden kaçınabilmelerinde etkili olmuş, sonuç olarak kendileri gibi ihtiyacın illetini imkân kılan filozoflardan ayrıştıkları noktaları oluşturmuştur.

Fahreddin er-Râzî’nin müessire ihtiyacın illetini hudûs kılanların görüşlerini takrir biçimi, kendisinden sonra gelen bazı kelâmcıların eleştirilerine konu olmuştur. Nitekim Şemseddin es-Semerkandî (ö. 702/1303) hudûsu savunanların, illet ile gāî illeti kastetmeleri durumunda Râzî’nin eleştirilerinin geçersiz olacağını bildirirken; Îcî (ö. 756/1355), Devvânî (ö. 908/1502) ve İbn Kemâl Paşa (ö. 940/1534) gibi düşünürler de hudûsu savunanların, bu görüşleriyle nefsü’l-emrde ihtiyacın illetini hudûs kılma gayesinde olmadıklarını çeşitli açılardan göstermeye çalışmışlardır. Nitekim Îcî’ye göre Râzî'nin söz konusu argümanı açık bir yanıltmaca (mugālata) olup, İbn Kemâl Paşa’ya göre yine Râzî’nin takrir ettiği şekliyle hudûs fikri, hiçbir akıl sahibinin kabul etmeyeceği bir pozisyondur. Zira Îcî’ye göre hudûsu ihtiyacın illeti gören kelâmcıların kastı aklın, bir şeyin sırf yoktan var olduğunu (hudûs) mülahaza ettiğinde ihtiyaca hükmetmesidir. Yoksa onlar hudûsun hariçte ihtiyacın illeti olduğunu kastetmemektedirler. Eğer böyle bir şeyi kastetmiş olsalardı hâriçte önce hudûs gerçekleşir, akabinde ihtiyaç ortaya çıkardı. Buna mukabil İbn Kemâl Paşa’ya göre meselenin doğru takrir edilmesi için öncelikle illetin; sübût illeti ve ispat illeti şeklinde ikiye taksim edilmesi gerekirken, Devvânî de hudûsu bilkuvve/bilfiil şeklinde taksim ederek İbn Kemâl Paşa'nın sübût illeti olarak ifade ettiği görüşü benzer şekilde bilfiil hudûs olarak yorumlamış, bu anlamıyla hudûsun illet olmasını uzak bir ihtimal olarak görmüştür. Ancak ona göre hudûs ile, “şayet var olursa o şey hâdis olur” anlamında bir illetten bahsedilirse hudûsa yöneltilen itirazlar geçersiz olur. Zira bu haysiyetle düşünüldüğünde hudûsun varlıktan sonra gelmesi ve kendisini birkaç mertebe öncelemesi problemi ortadan kalkar.

Anahtar Kelimeler:

İmkân, hudûs, müessire ihtiyacın illeti, ma‘dûmun şey’iyyeti, nefsü’l-emr