Kadı Abdülcebbar`da Adalet Anlayışı
Tez Türü: Yüksek Lisans
Tezin Yürütüldüğü Kurum: Bursa Uludağ Üniversitesi, SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ, Türkiye
Tez Danışmanı: Ahmet Saim Kılavuz
Tezin Onay Tarihi: 2000
Tezin Dili: Türkçe
Özet:
Kadı Abdülcebbâr h. IV. asrın, zengin kültürel ortamında
yaşamış bir mutezilî kelâmcıdır. Bütün hayatını tedris ve telif faaliyeti
içerisinde geçirmiş; çok yönlü, İslâmi ilimlerin hemen her alanında ürün vermiş
oldukça üretken biri olan Kadı Mutezile içerisinde önemli bir yere sahiptir. O,
halis Mutezile’nin son büyük temsilcisi olup, mezhebin görüşlerinin derlenip,
sistemleştirilmesinde ve Şia içerisine aktarılmasında önemli bir köşe taşıdır.
Adalet prensibi ise mutezilî düşüncenin beş temel
ilkesinden (usûl-i hamse) birisi olup, tevhid ilkesinden sonra ikinci
sırada gelmektedir. Mutezilîler bu ilke kapsamında Allah’ın âleme ve özellikle
insana yönelik fiillerini ele almışlardır.
Kadı Abdülcebbâr’ın adalet anlayışına bir bütün halinde
baktığımızda onun, Mutezile’nin adalet anlayışının genel ilkeleriyle uyuştuğunu
söyleyebilirsek de, bu ilkelerin sert ve aşırı yönlerini yumuşatmaya
çalıştığını ve yer yer Ehl-i Sünnet’le bir uzlaşma çabası içinde olduğu
tesbitini yapabiliriz.
Onun adalet ilkesiyle anlatmaya çalıştığı şey, Allah’ın
asla kabihi işlemeyeceği, O’nun tüm fiillerinin hasen olduğudur. Yani Allah’ı
her türlü eksiklikten tenzih etmeyi amaçlamaktadır. Zira kabihi işleyen kimse
ancak iki nedenden dolayı işler: Ya onun kabih olduğunu bilmez, yani cehalet;
ya da kabihe ihtiyacı olduğunu düşünür. Oysa Allah âlim ve ganî olduğu için O’nun
zaten kabihi yapmasına gerek yoktur. Aksine Allah’ın yaptığı tüm fiiller
kullarının faydasına yönelik olup, asla onlara zarar vermez. Bundan yola
çıkarak kabih gibi görünen olguların, aslında insanın faydasına yönelik
olduğunu, dolayısıyla onların gerçekte hasen olduğunu söylemektedir.
Adalet ilkesinin önemli dayanaklarından biri hüsün-kubuh
konusudur. Kadı Abdülcebbâr fiillerdeki değer hükümlerinin (hasenlik ve
kabihliğin) bir takım şartlara ve var oldukları konumlara göre değiştiğini
söylemektedir. Bir fiil değerini, var olduğu bağlam içerisinde kazanır. Bu
bağlam fiilin yönünü (konumunu) ifade eder. Aynı fiil iyi sayılan bir konumda
gerçekleşirse hasen, kötü sayılan bir konumda gerçekleşirse kabih olur. İşte bu
gerçekleştiği konumlardan itibaren fiillerin değerleri sabitleşir ve vahiyden
bağımsız, aklın anlayabileceği değer yargıları haline gelir. Kadı’nın hiçbir
kelâmcıda rastlanmayan detaylı bir şekilde işlenmiş hüsün-kubuh anlayışı,
böylelikle kısmî bir görecelik içinde mutlâkiyet ifade etmektedir.
İnsan fiilleriyle alâkalı olarak bütünüyle mutezilî
görüşle uyum içerisindedir. Cebr anlayışı bütünüyle reddedilir. Hatta “kesb”
düşüncesi cebrin farklı bir versiyonu olarak addedilir. Teklifin tam manasıyla
gerçekleşebilmesi ve insanın sorumluluğunun sağlam bir zemine oturtulabilmesi
ancak insanın fiillerinde mutlak egemen olmasıyla sağlanabilir. Bu sebeple
teklîf-i mâ lâ yutâk da caiz değildir.
Kadı Abdülcebbâr’ın mutezilî akideyi en fazla yumuşatmaya
çalıştığı konular ise “lütuf” ve “salah-aslah” meseleleridir. O, Allah’ın
cömert ve hakîm olduğunu, kullarına daima lütufta bulunduğunu ve yaptığı tüm
işlerin onların salahına yönelik olduğunu söyler. Fakat bunu söylerken, Allah’ın
fiilleri hakkında “vücûp” kavramını kullanmaktan olabildiğince imtina eder. Bu
yönüyle o, Mutezile’nin en fazla tenkit toplayan görüşlerinden birinin “vücûb
ale’llah” olduğunun farkındadır. Bu yüzden, bu konularda olabildiğince kavramın
kapsamını daraltmaya çalışır. Hatta bu konularda tartıştığı esas muarızları,
vücûp ale’llah fikrini, dolayısıyla lütüf ve salah-aslah nazariyelerini
bütünüyle reddeden Ehl-i Sünnet değil, vücûp ale’llah fikrini dinî ve dünyevî
bütün meselelere teşmil eden Bağdat Mutezilesi’dir.
Kadı, insanların, çocukların, hayvanların bu dünyada
çektiği acıların varlığını kabul eder. Ona göre elemin reel varlığını inkâr
etmek, zarûri bilgilere, müşâhedâta karşı gelmektir. Mamafih Allah’tan gelen
elemlerin her birinin sebebi vardır. Allah kullarına asla zulmetmeyeceği için
insanlara bu elemleri ibret maksadıyla çektirmekte olup, bunların karşılığında
mutlaka ivaz verecektir. Kadı bununla da yetinmemiş, insanlar arasındaki
ilişkilerde de elemin hasen sayılabilmesi için ne tür şartları haiz olması
gerektiğini incelemiştir. Onun bu konudaki anahtar kavramları, “fayda (nef‘)”,
“def-i zarar” ve “istihkak”tır. İşte elem ancak bunların karşılığında hasen
olur. Mutezile’nin kelâma kattığı kavramlardan biri olan ivaz konusu Kadı’nın
sisteminde özel bir yere sahiptir. Hiçbir kelâmcının işlemediği kadar detaylı
işlenen ivaz konusu, elem konusuyla bağlantılı olarak işlenmekte ve Allah’tan
gelen elemlerin hasen sayılmasında anahtar kavramlardan biri olmaktadır. Net
bir şekilde ifade edersek, Allah elemlerin karşılığında ivaz vermezse, zulüm
işlemiş ve zâtına eksiklik getirmiş olur.
Kadı konuları işlerken sık sık yaşadığımız dünyadan
örnekler verir, bağlantılar kurar. Yani “kıyâsu’l-gâib ‘ale’ş-şâhid” metodunu
kullanır. Her ne kadar kelâm tarihinde oldukça tartışmalı bir metod olsa da,
gerek konuların soyut olması, gerekse kendi üslûbunun oldukça muğlaklığı
sebebiyle, anlaşılması oldukça zor olan konular, bu metod sayesinde daha
anlaşılır bir hale gelmektedir.
Çok geniş bir sisteme sahip olduğundan, bazen detaylarda
çelişik, yahut kapalı görünen noktalara rastlanmaktadır. Örneğin; mübah fiilin,
nötr fiilden farkının ne olduğu belirgin değildir. Mamafih bu tür noktaları bir
eksiklik, yahut yanlışlıktan ziyâde, geniş bir sistem içerisinde kapalı kalmış
noktalar olarak nitelendirmek daha uygundur.
Kâdî
Abdülcebbâr’ın adalet ilkesi kapsamındaki tartışmalar bağlamında kelâmi
çevresini incelediğimizde, Eşariyye’den, Seneviyye’ye; Tenasüh Ehli’nden,
Bekriyye’ye çok değişik mezhep ve görüşlerle tartıştığını görürüz. Bununla
birlikte o, Ebu’l-Kasım el-Belhî el-Kâ‘bî, Abbâd b. Süleyman, Nazzâm, Ali
el-Esvârî, Bişr b. el-Mu‘temir gibi mutezilîlerle de tartışmaktadır. Yani,
Eşariyye ile tartıştığı kadar Bağdat Mutezilesi’yle de tartışmaktadır. Bu da
onun mezhep taassubundan uzak olduğunu gösterir. Ayrıca onun, nassların açık
bir şekilde ihlâli dışında, tekfir mekanizmasına başvurmaması da muhaliflerine
karşı hoşgörülü yaklaştığının göstergesi sayılabilir.