Maturidi Kelamında Hadisin Yeri
Tez Türü: Doktora
Tezin Yürütüldüğü Kurum: Bursa Uludağ Üniversitesi, SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ, SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ, Türkiye
Tez Danışmanı: Mehmet Ali Sönmez
Tezin Onay Tarihi: 2000
Tezin Dili: Türkçe
Özet:
Mâturîdiyye’ye
göre hadis, gayr-i metluv vahiy olup Kur'ân’ın geldiği kaynaktan yani Allah’tan
gelmiştir. Bu haliyle hadis; akıl, Kur'ân ve duyular gibi bir bilgi kaynağıdır.
Mâturîdiyye, sünnet, haber vb. ıstılâhları da “hadis” yani “Hz. Peygamber’den
rivâyet edilen bilgi” mânâsında kullanmaktadır. Bu noktada özellikle “sünnet”
tabirine, Hz. Peygamber’in veya toplumun “tatbîkât”ı mânâsı yüklenmemiştir. Bu
özellikleriyle hadis mezhebin fikir beyân ettiği tefsîr, fıkıh, kelâm, usûl vb.
tüm sâhalarda sıklıkla ve bol miktarda kullanılmıştır. Bu kullanım, hadisin
bilgi içeren kısmına yani metne yönelik olup sened ve sened tenkîdi hemen hiç
sözkonusu edilmemiştir.
Hadis
kullanımı sırasında kullanılan ıstılâhlar yani hadis usûlü ile ilgili bilgiler
bir araya toplandığında, hadisçinin anladığı mânâda “müstakil bir usûl” teşkil
edecek yoğunluk ve çeşitliliğe sahip olmadığı görülür. Bir hadis söz konusu
olduğunda hemen her zaman hatırlatılan temel bilgi, onun âhâd mı, meşhûr mu yoksa mütevâtir mi olduğu ve eğer âhâd ise arz usûlüne
başvurulmadan kullanılamayacağı gibi “tatbîki” hususlardır. Hâl böyle olunca,
teorik bilgilerden müteşekkil olan “usûl”, hiçbir zaman ön plana çıkmamıştır.
Usûlden bahsedilen yerlerde de, bunun aslında tatbîkâta yönelik bir ön hazırlık
olduğu görülür. Bu sebeple, usûl bilgilerine nâdiren vurgu yapılır. Bu vurgu
dahî, bir hadisçinin bakış açısına göre oldukça yetersiz ve kısırdır. Ancak
bundan hareketle bir Mâturîdî âlimin “hadisçinin hadis usûlünü” bilmediği
sonucuna ulaşamayız. Zira takipçileri bir tarafa İmâm Mâturîdî’nin kendisi bile
hadis usûlünün müstakil eserler içinde tedvîn edildiği H. IV. asırda
yaşamıştır. Ayrıca takipçileri de nâdir olmakla birlikte, zaman zaman
hadisçilerin hadis bilgisine mürâcaat etmiş, onları referans göstermiştir.
Öyleyse hadis usûlü konusundaki bu yetersizliğin bir başka sebebi olmalıdır.
Bu
sebep, çok sık rastlanılan hadis kullanımının gerçek amacı ile ilgilidir. Bir
hadisin “problem çözücü” sıfatıyla ihtiyâca binâen yani “hüküm binâ edilen
kaynak” olarak kullanılması ile Kur'ân ve akıl gibi diğer kaynaklar vâsıtasıyla
ulaşılan hükmü “teyid eder” mâhiyette kullanılması arasında fark vardır.
Kur'ân’ın hiç değinmediği veya ayrıntısına girmediği konularda, özellikle de
fıkhî meselelerde, hadis kullanmaktan başka çare yoktur. Bu sadece Mâturîdiyye
için değil herkes için geçerlidir. Dolayısıyla bu durum bir kişinin veya bir
mezhebin “hadis kullanmasının niteliği” konusunda ölçü alınmamalı, “hadise
değer verme” hanesine artı puan olarak yazılmamalıdır. Bu konudaki gerçek ölçü,
hadisin Kur'ân’a muhâlifmiş gibi göründüğü te’vîl, tahsîs, takyîd gibi
durumlarda takınılan tavırla ortaya çıkar. Kur'ân karşısında âhâd habere verilen bu yetkilerin hepsi Mâturîdiyye
tarafından benimsenmiş ve kabul edilmiştir. Ana çalışma konumuz olmamakla
birlikte zaman zaman yaptığımız mukâyeselerden anlayabildiğimiz kadarıyla
hadise böyle yetkilerin verilmesi, İmâm Mâturîdî ve onu takip eden bir-bir buçuk asırlık zaman
dilimi içinde Mâturîdiyye’yi, “şubesi” konumunda bulunduğu ana mezhep
Hanefiyye’den de ayırmıştır. Ancak bu gibi konularda Mâturîdiyye’nin hadise
başvurmadan önce meseleyi Kur'ân’ın kendi içinde çözdüğü görülür. Yani bu gibi
yerlerde zikredilen hadislere “hüküm koyucu” sıfatıyla ihtiyaç yoktur.
Dolayısıyla bu yetkiler, zikrettiğimiz bu dönem içinde dahî teoride kalmış
pratiğe dökülmemiştir. Kaldı ki hadise verilen tahsîs ve takyîd yetkisi,
haberin değer ve kuvvetinden ziyâde bu terimlerin taşıdığı mânâ ile ilgilidir.
Zira tahsîs ve takyîd Mâturîdiyye’ye göre “nesih” ve “ziyâde” gibi asıl hükümde
değişikliğe (tağyîr) yol açan kavramlar olmayıp, beyândan (tefsîr) ibârettir.
Dolayısıyla bu işlemlerin gerçekleşmesi için meşhûr veya mütevâtir habere zaten ihtiyaç yoktur. Kaldı ki teoride
kalan bu hususlardan da, kısa bir süre sonra vazgeçilmiş ve tamamıyla “âhâd
habere Kur'ân karşısında hiçbir yetki tanımayan” Hanefî usûlüne dönülmüştür.
Ancak
bu gibi konularda dahî hadis kullanımına özel bir gayret gösterilmiş, bu
malzemeden sarf-ı nazar edilmemiştir. Peki, hadis kullanımının gerçek
mâhiyetini ortaya koyacak bu gibi yerlerde kullanılan hadisler hangi amaç
doğrultusunda serdedilmiştir? Bu kullanım, büyük çapta Kur'ân ve bazen de
akılla ulaşılan sonuçları “teyid” veya okuyucuya “bu konuda hadisler de var”
mesajını vermeye yöneliktir. Nitekim bütün bilgi kaynaklarını veya bir kısmını
kullanmak suretiyle ulaşılan bir hükmün yer aldığı metinden, hadisler çekilip
çıkartıldığında, sonucun genellikle değişmediği, mezkûr hükümde bir eksiklik
oluşmadığı görülür. Yani metnin bütünlüğü içinde, bu malzemeye duyulan ihtiyaç
oldukça sınırlı olup meseleler büyük oranda Kur'ân’ın kendi içinde
halledilmektedir. Hatta bazen “âyetin delâleti muhtemeldir, halbuki aklın tek
delâleti vardır” kuralı gereği âyet de, aklın verileri doğrultusunda te’vîl
edilir. Âyetin bile te’vîl edilip zâhiriyle amel edilmediği bir bağlamda,
hadisin değerini takdîr, zor olmasa gerektir.
Hadisin,
Mâturîdiyye kültürü içindeki bu genel konumunu ortaya koyan bir diğer husus da,
öteki bilgi kaynaklarıyla düştüğü gerçek te‘âruz durumunda, ibrenin daima
hadisin aleyhine hareket etmesidir.
Teoride
kalsa bile hadise verilen bu önem, özellikle kelâmî konularda, içinde
yaşadıkları inanç açısından “muhâfazakâr” toplumun dikkatini çekme ve pekçoğuna
göre “üst düzeyde kalabilecek” bu bilgileri onların seviyesine uygun hale
getirme amacından kaynaklanmaktadır. Zira Mâturîdiyye, toplumdaki bu ana
kitlenin temel hissiyâtına tercüman olmak üzere Mutezile’ye karşı ortaya çıkmış,
tepkisel bir akımdır. Bu nedenle kendisini ortaya çıkaran amaca uygun hareket
etmelidir. Bu hareket tarzı da “hadis”in üstünlüğünü gerektirir. Ancak
Mâturîdiyye’nin mücâdele ettiği ve tepki gösterdiği Mutezile, hadisten ziyâde
akıl ve Kur'ân merkezinde hareket etmektedir. Bu nedenle Mâturîdiyye de hasmına
karşı koyabilmek için onun kullandığı âletleri kullanma zorunluğu
hissettiğinden (veya ondan etkilendiğinden), aynı tarzda hareket etmek
durumunda kalmıştır. Bu hareket tarzı da kendisini, sistemin merkezine Kur'ânı
ve aklı almaya sevketmiştir. İşte “hadise mürâcaat” noktasında “toplum” ile
“sistem” arasında böyle bir hâl yaşayan Mâturîdiyye, ihtiyacı çok sınırlı dahî
olsa, hadislerle de ilgilenmek durumunda kalmıştır.
Mâturîdiyye,
böyle bir çerçevede gündeme gelen hadis kullanımını sıkı denetim kurallarına
bağlamış ve itikâdî konularda “âhâd haber delil olmaz”; fikir beyân ettiği
(tefsir, usûl, fıkıh vb.) diğer alanlarda ise “âhad haber arzedilmeden
kullanılmaz” gibi, hadisin aleyhine gibi görünen iki prensip benimsemiştir.
Özellikle de arz prensibi, Mâturîdiyye’nin hadise mürâcaatında önemli bir yer
işgal eder. Bu prensibin özü; “Kur'ân, akıl, mütevâtir ve meşhûr haber gibi asıl kaynaklara uyan hadisin
kabûlü, uymayanın da reddi” şeklindedir.
Hâlbuki bu işlem sonucunda kendisiyle amel edilen delil, arzedildiği
asıl kaynağa uyan hadis değil, bu kaynaktır. Ayrıca, arz neticesinde
reddettikleri hadislerle, kabul ve amel ettikleri karşılaştırıldığında, rivâyet
kâideleri açısından aralarında pek fark olmadığı da görülür. Hatta
reddettikleri hadislerden bazıları, kabul ve amel ettiklerinden daha sahîhtir.
Öyleyse red veya kabule neden olan, hadisin “hadisçi gözüyle” sıhhati değil,
kendilerinin Kur'ân ve akıl vasıtasıyla ulaştıkları sonuca uygun olup olmamasıdır.
Bu da hadise biçilen “delil olma” değerinin mâhiyetini gösterir.
Bu
konuda dikkat çeken diğer bir nokta da, arz neticesinde “kullanıma uygun
olmadığı” anlaşılan malzemenin, red değil te’vîl edilmesidir. İşte bu sâyede
Mâturîdiyye, neredeyse hiçbir hadisi zâyi etmemiş ve ilgililere “bu hadisi illâ
kullanacaksanız hiç olmazsa şu mânâda kullanın” mesajını vermiştir. Bu noktadan
bakıldığında yani “hadisin zâyi edilmemesi” amaç edinildiğinde görülür ki
Mâturîdî âlim, bir
hadisçiden daha fazla “hadisçi”dir. İşte bu durum hadis kullanma amacını en iyi
şekilde gösterir mâhiyettedir: Hüküm binâ etme hali istisnâ, Mâturîdî âlim
hadisi, eğer sisteme uyuyorsa “topluma gitmek için”, sisteme uymuyorsa “toplumu
kendine çağırmak” için kullanmaktadır. Dolayısıyla Mâturîdiyye her hâl ü kârda
toplumla iç içe, yan yanadır.
Aslında
bu yoruma tersten de bakılabilir. Yani kültürün yapı taşları içinde hadisin
önemli bir yer tuttuğu, ancak telaffuz edilmediği ve atıfta bulunulmadığı da
söylenebilir. Zira Mâturîdiyye, özellikle de fıkhî meselelerde yeri geldiğinde
hadise duyulan ihtiyacı açıkça ifâde etmiştir. Hatta bazı kelâmî konularda delilin
hadis olduğu söylenmiştir. Ancak bu duruma, zikrettiğimiz bakış açısını
delillendirecek kadar sık rastlanmaz. Problemler genelde hadise mürâcaât
edilmeden Kur'ân ve / veya aklın verileri ile çözüldüğüne, hadise atıfta
bulunulan yerlerde ise bu durum “teyid” veya “hadis bilgisini ortaya koyma”
amacına yönelik olduğuna göre, hadisten hiç bahsedilmediği veya aklî veya Kitâbî
bir yorumdan sonra atıfta bulunulduğu konularda, neden böyle davranıldığının
izâhı zordur. Hâlbuki böyle konularda Mâturîdî âlimin göğsünü gere gere “bu konuda delilim
hadistir” deme hakkı vardır. Ancak böyle yapmamış, genel olarak hadise ya hiç
temâs etmemiş ya da son olarak bir göndermede bulunmuştur. Öyleyse doğru yorum
tarzı, mezkûr konuda “hadise ihtiyaç olmadığı”dır. Kaldı ki özellikle fıkhî
konularda Mâturîdiyye’nin delil aldığı şey, hadis değil uygulamadır. Hadis de
bu uygulamanın formüle edilmiş şeklidir. “Fukahânın genel görüşü budur”, “
‘âmmenin kanâati bu şekildedir”, “ümmet böyle kabul etmiştir” ifâdelerinden
sonra “bu görüşün aslı falan hadistir” şeklinde gönderme yapılan hadislerde
olduğu gibi, görünüme çıkan da bu formül olmaktadır. Zira “delil” gözüyla
bakılacak bir uygulama (icmâ), mutlaka nakil malzemesine dayanmak zorundadır.