Cübbaîler’in Kelam Sistemi
Tez Türü: Doktora
Tezin Yürütüldüğü Kurum: Bursa Uludağ Üniversitesi, SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ, Türkiye
Tez Danışmanı: Ahmet Saim Kılavuz
Tezin Onay Tarihi: 2005
Tezin Dili: Türkçe
Özet:
Ebû Ali el-Cübbâî ve Ebû Hâşim el-Cübbâî, Mutezile
tarihinin en önemli kelâmcılarından ikisidir. Baba ve oğul olan bu kelâmcılar mutezilî
düşüncenin sistemleştirilmesinde kavşak noktayı oluştururlar. Kendilerinden
önceki mutezilîler tarafından üretilen fakat birbirinden kopuk, hatta zaman
zaman çelişen görüşlerin bütüncül bir yapı şeklinde sistemleştirilmesi
ameliyyesine onlar teşebbüs etmişlerdir. Bu sistemleştirme işi kendilerinden
sonra gelen Kâdî Abdülcebbâr ile son halini almıştır. Onlar mutezilî düşünceyi
sistemleştirirken şüphesiz birbirlerinden farklı düşündükleri noktalar
olmuştur. Ancak onların bu farklıkları asla mutezilî düşüncenin temel
kavramlarını zedelememiştir.
Bilgi konusunda aralarındaki en temel fark bilginin
tanımındadır. Ebû Ali’ye göre bilgi, zarûrî olarak ya da delil vasıtasıyla
ulaşılan itikât iken, Ebû Hâşim’e göre sükûn-i nefs’i gerektiren itikâttır. Her
ikisine göre de bilgiye ulaştıran araç ise nazardır
ve nazar dışında bilgi vasıtaları
asla kabul edilmez. Nazarın bizleri
bilgiye ulaştırdığını gösteren unsur ise Ebû Ali’ye göre kişiyi kazanılan
bilgilere yönelik çelişkilerden uzak tutması iken, Ebû Hâşim bu unsurun kişide
sükûn-i nefs’in gerçekleşmesi olduğunu kabul eder.
Tabiat konusunda ise hem Ebû Ali, hem de Ebû Hâşim
diğer kelâmcıların çoğu gibi atomcu anlayışı kabul ederler. Onlar tabiatı
cevher-araz ilişkisi çerçevesinde açıklamışlardır. Tabiat konusunda onların
aralarındaki en temel ihtilâflardan birini, hareket ve sükûn konusu oluşturur.
Ebû Ali’ye göre hareket ve sükûnu ortaya koyan şey hareket iken, Ebû Hâşim’e
göre bu, ancak itimâddır. Kezâ onlar itimâd, telif ve oluş arazlarının
detaylarında da kısmen ihtilâf etmişlerdir. Onlar arasındaki bir tartışma
noktası ise dünyanın şekli üzerindedir. Ebû Ali’ye göre dünya düz iken, Ebû
Hâşim’e göre yuvarlaktır. Ayrıca onların her ikisi de tabiattta mutlak bir
sebeplilik anlayışını gözetmezler.
Onların arasındaki belki de en temel ihtilâf, tevhîd
bahsinin sıfatlar konusu ile alâkalıdır. Özellikle zât-sıfat ilişkisi hususunda
Ebû Ali ilâhî sıfatları salt isimlendirmelere indirgeyen katı bir nominalist
yaklaşımı kabul ederken, Ebû Hâşim, Mutezile’nin ikinci döneminin yegâne
orijinal düşüncesi olan ahvâl nazariyesini ortaya atarak, bu sıfatların
isimlendirmenin ötesinde şeyler olduğunu kabul etmeye yönelmiştir. Bu yönüyle
Ebû Hâşim sıfatların zihnin hâricinde zâttan bağımsız reel varlıkları olduğunu
kabul eden Sünnî anlayışa yakınlaşmış ve öncülerinden kısmen ayrılmıştır. Onlar
irâde sıfatı üzerinde ihtilâf etmezler: Allah’ın irâdesi ezelî olmayıp, sonradan
olmuştur ve O’nun irâdesi bir mahalde değildir. Ancak fiilî sıfatlardan kelâm
sıfatı üzerinde ihtilâf etmişlerdir. Ebû Ali’ye göre kelâm var olmak için özel
bir bünyeye ve harekete ihtiyaç duyarken, Ebû Hâşim kelâmın var olması için
bunu şart koşmaz. Bir diğer ihtilâf noktası hikâye-mahkî konusudur. Halku’l-Kur’ân problemine bağlı olarak
tartışılan konunun bir ucunda hikâyenin mahkî olduğunu savunan Ebû Ali, diğer
ucunda hikâyenin mahkî olmadığını söyleyen Ebû Hâşim vardır. Allah’ın fiilleri
konusuyla alâkalı olarak aralarındaki bir ihtilâf noktası ise Allah’ın tevellüd yoluyla fiil işleyip
işleyemeyeceği hakkındadır. Ebû Hâşim’e göre bu mümkünken, Ebû Ali bunu kabul
etmez.
Onlar Mutezile’nin adl ilkesinin temel önermelerini
kabul ederler: Eşyanın değeri zâtındadır ve ilke olarak akıl bunu bilebilir.
Allah asla kabihi işlemez. İnsan fillerinde mutlak anlamda yetkindir. Ayrıca
Ebû Ali’nin konuya getirdiği terminolojik düzlemdeki bir yenilik de fiil
hürriyeti kapsamında onun “halk” kavramını insan hakkında kullanmasıdır. Ebû Ali kelâm
tarihinde bunu ilk defa ortaya atan kişi olarak kabul edilir. Kezâ onlar Bağdat
Mutezilesi’nin dînî ve dünyevî tüm konuları kabul eden umûmî aslah anlayışını
da reddetmişlerdir. Onlara göre Allah, sadece kulun dünyevî maslahatlarını göz
etmek zorundadır.
Adl konusu kapsamında Ebû Ali ile Ebû Hâşim arasında
ihtilâflı olan başlıca noktaları şöyle özetleyebiliriz: Ebû Ali’ye göre
mükellef için lütuf mutlaka yapılmalıdır. Öyle ki lütuf teklifi hasen yapan bir
unsurdur. Ebû Hâşim ise teklifin hasen olması için mutlaka lütfun bulunmasını
şart koşmaz. Hatta o lütufsuz teklifi dahi mümkün kabul eder. Tabii bunun
şartı, mükellefe normalde hak edeceğinden daha fazla sevap imkânının
sunulmasıdır. Elem problemi konusunda ayrıldıkları en önemli nokta, normal
şartlarda, yani kesin olarak hakedildiği bilinde elemi hasen yapan istihkâkın,
zannedildiği zaman da elemi hasen yapıp yapmayacağıdır. Ebû Ali bunu kabul
etmezken, Ebû Hâşim hasen olduğunu söyler. İnsanların düçar oldukları
hastalıklar Ebû Ali’ye göre birer imtihan olabildiği gibi, ceza da olabilir.
Ebû Hâşim’e göre bunların ceza olması ihtimal dahilinde değildir. Bunlar ancak
imtihandır. İvaz konusunda aralarındaki en temel ihtilâf ise ivazın süresi
hakkındadır. Ebû Ali’ye göre ivaz sürekli iken, Ebû Hâşim sonlu olduğunu kabul
eder. Kezâ buna bağlı olarak Ebû Ali ivaz ile ikâbın asla bir arada
bulunamayacağını ileri sürerken, Ebû Hâşim bir arada bulunabileceklerini kabul
eder.
Nübüvvet konusunda aralarında hemen hiçbir fark
yoktur. Tek fark peygamberlerin kasıtlı olarak küçük günah işlemelerinin câiz
olup olmadığıyla alâkalıdır. Ebû Hâşim işlenen günahın tiksindirici olmadığı
müddetçe bunun câiz olduğunu söyler. Ebû Ali ise her hâlükârda bunu reddeder.
İkisi arasındaki en önemli farklardan biri ise
zemmin hak edilmesi konusuyla alâkalıdır. Ebû Hâşim failin yapmak ve yapmamak
seçenekleri dışında kalabileceğini bir ilke olarak kabul ederken, Ebû Ali bunu
asla kabul etmez. İşte Ebû Hâşim’in bu fikri, onun failin hiçbir fiil
yapmaksızın sebepsiz yere zemmi hak ettiğini kabul ettiği şeklinde
yorumlanmıştır.
Onların kelâm sistematiğinde en ilgi çeken
görüşlerinden birisi de ihbâţ
görüşleridir. Ebû Hâşim muvâzene
olarak bilinen doktrinine göre kişinin iyi ve kötü amelleri; sevapları ve
taatleri arasında, matematiksel bir orantı kabul eder: Az olan çok olandan
kendi nisbetince düşürdükten sonra çok olan azalarak kalır. Ebû Ali ise bu
orantıyı kabul etmez: Çok olan az olanı düşürür ve çok olan her zaman olduğu
gibi kalır. Her ikisine göre de tecziyeden kurtulmanın en temel yolu tövbedir. Ancak
Ebû Hâşim’e göre kişinin yaptığı tövbenin geçerli olabilmesi için tüm
günahlarından tövbe etmesi gerekirken, Ebû Ali’ye göre bu şart değildir.
Emr-i bi’l-ma‘rûf ve
nehy-i ani’l-münker’in vücûbiyetinin nasıl bilinebileceği bir diğer ihtilâf
noktasıdır. Ebû Ali bu vücûbiyetin akılla bilinebileceğini söylerken, Ebû Hâşim
bunun sadece nakille bilinebileceğini söyler.
Bir bütün olarak onların kelâm sistemlerine
baktığımızda felsefeden uzak, saf bir kelâm sistemine sahip olduklarını
söyleyebiliriz. Nitekim onlar felsefeyle uğraşmamışlar ve sistemlerinde
kullanmamışlardır.
Ebû Ali, oğlu Ebû Hâşim’e göre akla ve aklî
düşünceye daha meyyâldir. Konuların bilinebilirliğinin akıl yerine nassa havale
edildiği, yani otoritenin sem‘ kabul
edildiği yerler Ebû Hâşim’de daha fazladır. Şüphesiz bu durum Ebû Hâşim’in
düşünce sisteminde sem‘in akla oranla daha ağır bastığı anlamına gelmez.
Sadece ikisi arasında kıyaslama yaptığımızda Ebû Hâşim’in Ebû Ali’ye oranla sem‘e
daha fazla kaydığını görmekteyiz.
Şüphesiz
onların oluşturdukları sistem kendi öncüllerinin düşüncelerine göre nassa daha
fazla önem veren bir sistemdi. Ancak Mutezilî rengini hiçbir zaman kaybetmeyen
ve Mutezilî düşüncenin temel ilkelerinden asla taviz vermeyen bir sistemdi.